İnsan, yalnızca etten ve kemikten oluşan biyolojik bir yapı değildir.
O, milyarlarca yıllık kozmik bir geçmişin ve ilahî bir sırın birleştiği canlı bir merkezdir. Modern bilim bugün insan bedenindeki atomların, ölmüş yıldızların kalbinde oluştuğunu söylüyor. Tasavvuf ise asırlar önce insanı “âlem-i sağîr” yani küçük kâinat olarak tanımlıyordu. Çünkü insan, evrende ne varsa öz olarak içinde taşıyan bir varlıktır.

Toprak onda vardır; çünkü bedeni dünyadan gelir.
Su onda vardır; çünkü merhameti akar.
Ateş onda vardır; çünkü tutkusu ve öfkesi yakar.
Hava onda vardır; çünkü ruhu görünmeden dolaşır.
Ve bütün bunların ötesinde, insanda ilahî bir nefhanın izi vardır.

Bu yüzden insan, yalnızca yaşayan bir canlı değil; varlığın bütün katmanlarına açılan bir kapıdır.

Fakat insanın en büyük trajedisi, içinde taşıdığı sonsuzluğu unutup yalnızca gördüğü dünyayı gerçek sanmasıdır.

Bir kuş uzun süre kafeste yaşarsa gökyüzünü unutmaya başlar. İnsan da böyledir. Ruhunun sonsuzluğunu unutup bedeninin ihtiyaçlarına alışır. Gözünü yalnızca maddeye çevirir; ölçebildiğine inanır, dokunabildiğini hakikat sayar. Oysa insanı insan yapan en büyük gerçeklikler ölçülemez.

Sezgi…
Vicdan…
Aşk…
Korku…
Mana arayışı…

Hiçbiri laboratuvarda tartılamaz. Ama insan ruhunun en derin hakikati tam da bunların içinde saklıdır.

Bugün nörobilim beynin karmaşıklığını çözmeye çalışıyor. Kuantum fiziği ise gerçekliğin sandığımız kadar katı olmadığını gösteriyor. Gözlem değiştiğinde gerçeklik de değişiyor. Kadim ilim ise bunu yüzyıllardır başka bir dille anlatıyordu: İnsan neye yönelirse, zamanla ona dönüşür.

Belki de insan diğer âlemleri göremediği için değil, görmekten korktuğu için bu dünyaya hapsolur.

Çünkü başka âlemleri görmek göz işi değil; idrak işidir. Kalbin açılması gerekir. İnsan hakikati hissetmeye başladığında, kurduğu sahte güven düzeni sarsılır. Kendini sadece bedenden ibaret sanan biri için hayat basittir: doğarsın, tüketirsin ve ölürsün. Ama insan ruhunu fark etmeye başladığında, içinde açıklayamadığı o büyük eksikliğin kaynağını aramaya başlar.

İşte modern insanın en büyük yalnızlığı burada doğar.

İnsan artık uzak galaksileri gözlemleyebiliyor ama kendi içindeki karanlığı tanımıyor. Teknoloji büyüyor, veri çoğalıyor, bilgi artıyor… fakat hikmet azalıyor. Çünkü dış dünyayı fetheden insan, iç dünyasını ihmal ediyor. Ruh susturulduğunda insan, sadece çalışan bir biyolojik makineye dönüşüyor.

Tasavvufta denir ki:
“İnsan kendini bilse Rabbini bilir.”

Çünkü insanın dışarıda aradığı sonsuzluk, aslında kendi içinde yankılanır. Fakat modern dünya insanın dikkatini sürekli dışarı çevirir. Gürültü, hız, tüketim, ekranlar ve bitmeyen arzular; insanın iç sesini bastırır. Böylece insan, içinde binlerce âlem taşıdığı hâlde yalnızca tek bir dünyanın duvarları arasında yaşamaya razı olur.

Oysa insan bazen bir gece sessizliğinde…
Bir duada…
Bir ayrılıkta…
Bir ölüm haberinde…
Ya da sebepsiz bir iç sıkışmasında…

Başka bir hakikatin kapısının aralandığını hisseder.

Çünkü ruh, ait olduğu sonsuzluğu hiçbir zaman tamamen unutmaz. Dünyaya alışır ama dünyaya ait olamaz.

Ve belki insanın gerçek yolculuğu, yıldızlara ulaşmak değil; kendi içine kapanmış kapıları açabilmektir.

Çünkü insan, evrenin içinde küçük bir varlık değildir.
Evren, insanın içinde yankılanan büyük bir sırdır.

TİN ACADEMY


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir